« Önceki | Sonraki »

19/4/2008

İman Esasları...

"Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven; nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır."cümlesindeki bilfiil mazhariyeti anlıyoruz, ancak "bilkuvve" mazhariyet nasıl oluyor?

Çekirdek ile ağaç bilkuvve ve bilfiile birer örnektir. Ağaç, çekirdekteki bilkuvvenin bilfiile dönüşmüş şeklidir. Benzeri bir şekilde, imanı elde eden her insan imandan gelen bir saadete ulaşmış demektir. Ancak, bu saadetin kuvveden fiile çıkması ve kemale ermesi için bazı şartları vardır. Takva, salih amel, güzel ahlak, ilim tahsili, tefekkür gibi şartları tam yerine getirmeyenlerde saadet bilkuvve mertebesinde kalır, ama bu da yine bir saadettir.

Allah’ı tanıyan ve seven bir insan, iman, marifet, muhabbet, lezzet-i ruhaniye gibi manevi hazları derecesine göre tatmakla birlikte, bu imandan gelen çok farklı manevi lezzetleri de alır. Kendisini bu dünyada Rabbinin misafiri, nimetleri ise Allah’ın kendisine birer ihsanı bilmenin hazzı tarif edilmez. Yine kendisinin, bütün mahlukat içinde Allah’ın bütün isimlerine mazhar en mükemmel bir eser olduğunu idrak etmenin de ayrı bir zevki vardır.

Keza, insanın ebede yolcu olduğunun ve ölümün de hiçlik, yokluk, zindan olmadığının bilinmesi apayrı bir manevi zevktir. Misaller çoğaltılabilir
.


http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=article&aid=937

4/4/2008

Rab isminin manasını açıklar mısınız?

 

 

Rab, “bir şeyi safhalar hâlinde kemâle erdiren”, “karşılık beklemeden terbiye eden, besleyen, büyüten,” demektir.

Terbiye, bir şeyin, bir ilk noktadan itibaren, kademeli olarak kemâle erdirilmesi ve son noktaya ulaştırılması demektir. Bütün âlemler için bu ilk nokta Nur-u Muhammedîdir.

Âlemlerin terbiyesi denilince hatırımıza, öncelikle, sema âlemi, arz âlemi, hava âlemi, su, toprak, ziya âlemleri gelir. Bütün varlık alemleri bir ilk noktadan itibaren ayrı terbiyelerden geçmişler ve sonunda tümü bir tek şey olmuşlardır: Kâinat.

Bu haşmetli terbiyeyi, Rabb’ün-nas isminin tecelli ettiği insan terbiyesinde daha net olarak seyredebiliriz. İnsanın da ilk hareket noktası, rahim menziline atılan bir tohumdur. Bu tohumun safhalar hâlinde terbiyesiyle, göz, kulak, el, ayak, ağız, mide, kalp, ciğer, beyin gibi birbirinden çok farklı organlar yaratılmıştır. Büyük âlemde, güneşin, havanın, suyun terbiyeleri birbirinden farklı olduğu gibi, bu küçük âlemde de, meselâ, ciğerle midenin terbiyeleri birbirinden ayrıdır. Bu farklı terbiyelerle, bir tek varlık ortaya konulmuştur: İnsan

Kainattaki herbir sistem, arş, kürsi, levh-i mahfuz, alem-i misal farklı terbiyelerden geçtikleri gibi, yer yüzündeki her hayvan ve bir bitki türü de ayrı terbiyelerden geçerek mevcut hallerini almışlardır. Yine, her bir elementin, her bir ışının terbiyesi de diğerinden farklıdır.

Göremediğimiz melekler aleminde de Rab isminin tecellileri farklılık göstermektedir. Cebrail (a.s) ile Azrail (as) nin yine farklı terbiyelerden geçmiş olacakları açıktır. Nur Külliyatında bir yağmur damlasına müekkel olan meleğin Arşa müekkel melek cinsinden olamayacağı nazara verilmekle melekler alemindeki terbiye fiillerinin her cins melek için başka olacağına dikkat çekilmektedir.

sorularlarisaleinur.com

11/3/2008

Adem-i kabul ve kabul-ü adem kavramları arasındaki farkı açıklar mısınız?

 

 

Adem-i kabul, “iman hakikatlarına karşı lakayt kalmak, gerçekleri, fikir yormaksızın inkâr etmek” demektir. Kabul-ü adem ise, “Gerçek olmayan bir fikri kabul etmek, hakikatin zıddına inanmak ve bunu dava etmek” manasını taşır.

Bazılarını görürsünüz, ne gökyüzünü düşünmeye değer bulurlar, ne yeryüzünü ve içindekileri. Bu adamlar, düşünmeden yaşamayı, kendilerini ve kâinatı unutmayı, günlerini gün edip başka her şeyi gereksiz bulmayı hayatlarının değişmez prensibi kabul etmişlerdir.

Bu nefsanî hayat düzeni, bu adamların iman hakikatları üzerinde düşünmelerine, kafa yormalarına engel olur ve hidayetlerine perde çeker. İşte bu kesimin inancı adem-i kabul olarak isimlendiriliyor. Adem-i kabul yani kabulsüzlük. Bu inkâr kolaydır ve inkârcıların çoğu bu gruba girer.

Bir başka grup da var ki, onlar, iman hakikatlarını kabul etmemekle kalmaz, inkâr eder, onlara karşı çıkarlar; aksini ispat etmeye zorlanır ve insanları kendi batıl çizgilerine çekmek için gayret gösterirler. İşte İslâm’ın azılı düşmanları bu gruptaki insanlardır.

Bunların itikat dünyaları ise, kabul-ü adem ile ifade edilir; yani yanlış bir yolu kabul etme, bâtılı dava etme, inançsızlığa inanma. Bu yolda gidenlerde düşünmemek değil, hatalı düşünmek ve bunu dava edinmek söz konusudur. Nur Külliyatında bu kısım için, “bir hükümdür, bir itikaddır, bir iltizamdır” buyrulur.

“Adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Adem-i kabul; adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.” (Mektûbat)

Adem-i kabulde, bir hakikatı ispat eden hiçbir delili bilmemek, onlarla ilgilenmemek söz konusu. Bu bilgisizlik o adamın inançsız kalmasına yetiyor. Kabul-ü ademde ise o hakikatın yokluğuna delil getirilmesi gerekiyor. Birinci adam şek içinde, şüphe içinde yaşıyor, ama iman şüpheyi kabul etmediği için bu adam da küfür dairesinde kalıyor. İkinci adam ise doğrudan doğruya inkâr yoluna girmiş bulunuyor.


 

Sorularlarisaleinur.com

9/3/2008

Aile hayatı neden bozuluyor?

 

 

Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. "Eyvah!" dedim. "İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevî cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış?" dedim. Sebebini aradım. Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma katiyen beyan ediyorum ki:

 

Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur. Rusya'da o biçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur'un bir parçasında denilmiş ki:

Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli; tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

 

Hem Risale-i Nur'un bir cüz'ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.

 

http://www.risaleara.com/rnkkisakisa.asp?id=152&i=oku

6/3/2008

Her anda Allah kelimesine ihtiyaç vardır...

Cismani ihtiyaçlar vakitlerin ihtilaflarıyla tebeddül eder, noksan ve fazlalaşır. Mesela, havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hacet, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç, alelekser haftada bir defa lazımdır. Ve hakeza...

Kezalik manevi ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda Allah kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit Besmeleye, her saatte La ilahe illallah'a ihtiyaç vardır. Ve hakeza...

Binaenaleyh, ayetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza, o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir.

Mesnevi-i Nuriye | On Dördüncü Reşha | 195

Kategorilerim

    Kategori yok

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı